Haber

Mazlum-Der ve Ak Parti arasındaki 11 çatışma

NOKTA | Müjgan HALİS

İnsan hakları mücadelesi, Türkiye’nin gündemine İnsan Hakları Derneği ile girdi. 1980 darbesinin sonuçlarıyla mücadele eden ve çoğunluğunu devrimci örgütlerde yer alanların yakınlarının oluşturduğu insan hakları savunucuları, cezaevlerinde olan çocukları için dişiyle-tırnağıyla mücadele etti. Bu uğurda yaşamını yitirenler, yıllarını hapishanede geçirenler oldu. Yani insan hakları deyince akla ilk gelenler, hep solculardı, çünkü devletin sopasını her zaman onlar yerdi.

“Biz hapisteyiz fikirlerimiz iktidarda” diyen milliyetçilerin, istisnalar dışında hak talep ettiği görülmemişti. Muhafazakarlar ise, yaşadıkları zulmü bir nevi ‘tevekkül’le karşılayan kesimler olarak bilinirdi. Ta ki, 90’larda üniversitelerde başlayan başörtü mücadelesine ve bu mücadeleyle sivrilen İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği yani Mazlum-Der’e kadar. Başlangıçta hakları için İHD gibi sola mal olmuş yerlerde yer almak istemeyen kesimlerin uğrak yeri olan Mazlum-Der, daha sonra dindar kesimleri de aşarak, toplumda zulüm gören pek çok kesimin haklarının takipçisi oldu. Aralarında şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da olduğu pek çok AKP’li isim, Mazlum-Der’in dayanıştığı isimler arasında yer aldı. Sonraki yıllarda pek çok Mazlum-Der yöneticisi, iktidar partisinin sıralarında milletvekili olarak görüldü. Fakat Mazlum-Der ile AKP arasında uzunca bir süredir kara kedi geziyor. Kara kedi dediğimize bakmayın, Mazlum-Der artık ‘Malum STK’.

BARDAĞI TAŞIRAN RAPOR: CİZRE

Bardağın taştığı damla ise, derneğin geçtiğimiz günlerde hazırladığı Cizre Raporu oldu. Rapor açıklandı ve bardak taştı. Mazlum-Der’e bağlı Çatışma ve İzleme Grubu 14 Aralık 2015 ile 2 Mart 2016 arasında sokağa çıkma yasağının uygulandığı Şırnak’ın Cizre ilçesine gitmiş ve tabiri caizse ‘kıyamet kopartan’ bir rapor hazırlamıştı. Rapordaki en dikkat çekici veri; 203 insanın hayatını kaybettiği, ancak bu rakamın tespit edilecek isimlerle 266’ya kadar yükselebileceğiydi. Sokağa çıkma yasaklarının başladığı ve ülkenin bir bölümünde adeta adı konmamış bir iç savaşın yaşandığı çok net ifadelerle belirtiliyordu.

52 sayfalık raporda; kaymakamlıktan HÜDA-Par ilçe teşkilatına, AKP Cizre örgütünden mahalle muhtarlarına, yasak sürecinde hayatını kaybedenlerin ailelerinden milletvekillerine kadar çok sayıda kişi ve kesimin görüşü yer alıyordu. Üstelik olabildiğince tarafsız bir dille yazılmıştı. Çünkü gerek yasak öncesi Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi’nin (YDG-H) eylemleri, gerekse de yasak sonrası Yekineyan Parastinan Sivilan’ın (Sivil Savunma Birlikleri – YPS) eylemlerine yönelik eleştiriler de net bir şekilde ortaya konuyordu. Ancak bütün tarafsızlığına rağmen raporun söylediği tek ve en önemli şey şuydu: Kral çıplak.

1461532909-4029-q4rsm5710f0521e651

“SEN NEYİN RAPORUNU YAYINLIYORSUN?”

Çıplaklığı alenileşenlerin rapora ve raporu hazırlayanlara yanıt gecikmeden geldi. Yer; AKsaray’dı, hitap edilen kitle bu kez muhtarlar değil 171. kuruluş yıldönümünü kutlayan Polis Teşkilatı’nın mensuplarıydı. Sürecin en sert konuşmalarından birinin izleyicileri olarak polislerin seçilmesi ise, günün anlam ve önemine uygundu: “Ya baş eğeceksiniz ya baş vereceksiniz.” Bu keskin konuşmanın önemli bir bölümü ise ‘Malum STK’lara’ ayrılmıştı. Hatırlayalım: “Onların malum STK’ları bir araya gelmişler, raporlar yayınlamışlar. Bir defa bu raporları yayınlayanların ayrıca üzerine gidilmesi lazım. Sen neyin raporunu yayınlıyorsun?” Bu konuşmanın hemen ardından; durumdan ilk vazife çıkaran Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu oldu. Kaleminden adeta kan damlatarak şunları yazdı: “Bunun adı sivil toplum kuruluşluğu değil. Bunun adı mazlumdan yana olmak değil. Bunun adı, ‘teröriste kurşun taşıma’dır. ‘Teröriste eleman sağlamak’tır. ‘Terör propagandası’dır.”

‘İÇ’TEN KONGRE PLANLARI

Düğmeye basılmıştı… Gerisi çok geçmeden geldi ve Mazlum-Der’e yönelik planlar yüksek sesle getirilmeye başladı. Planların içinde en önemlisi ise, ‘biat ettirme’ hamlesiydi. İddialara göre Mazlum-Der; bir süredir siyasal iktidarın baskısı altındaydı ve İçanadolu şubeleri üzerinden olağanüstü kongreye götürülmek isteniyordu. Türk milliyetçiliğine yakın olan bu şubeler derneğin; Suriye ve Kürt sorunu konusundaki yaklaşımlarından rahatsızdı. Buna karşın özellikle Kürt illerindeki şubeler de bu milliyetçi baskı nedeniyle alternatif bir örgütlenme modelini tartışıyordu. İddialar böyleydi. Peki, gerçekte yaşanan neydi?

“VURDUMDUYMAZLIK ÖFKEYİ BÜYÜTÜYOR”

Bu konuyla ilgili ilk olarak Cizre Raporu’nu hazırlayan iki ismin kapısını çaldık: Mazlum-Der Genel Başkan Yardımcısı Sinan Kızılkaya ve MYK üyesi Reha Ruhavioğlu. Öncelikle hem saha çalışmasını yaptıkları hem de kaleme aldıkları rapora ilişkin sıcak gözlemleri, gösterilen tepkiyi anlamak açısından önemliydi ve sorduk “Ne gördünüz?” diye: “Cizre’ye yasağın sonlanması sonrasında gittiğimizde büyük bir yıkıma şahit olduk. Diğer ilçelerdeki yasaklardan farklı olarak birkaç mahalle, birçok sokak tamamen yıkılmıştı. Daha önce aradaki bazı binaların tahrip olduğunu görürdük ama ağır silahların kullanıldığına tanık olmamıştık. Fakat bu sefer kullanılan ağır silahların, yüksek ateş gücünün bütün bir sokağı hatta mahalleyi moloz yığınına çevirdiğini söylemek mümkün. Benzer bir yıkım, aynı dönemde sokağa çıkma yasağının başladığı Suriçi’nde de görülebiliyor. Cizre’de ikinci önemli farklılık ise kitlesel ölümlerin gerçekleşmesiydi. İki taraflı çatışmanın bitmesi sonrasında bodrumlar olarak tabir edilen yerlerde kalanların tamamının vücut bütünlüğü kalmayacak şekilde ölmesi telafisi çok zor bir yara bırakmış durumda. Bu ölümlerin, bir açıklama yapılmaya gerek duyulmayacak bir vurdumduymazlıkla boşlukta bırakılması Cizre halkının öfkesini çekiyor. Bütün hikâyelerin merkezine bodrumlardaki bu ölümler ve buna duyulan öfke yerleşiyor.”

SUÇLULAR CEZALANDIRILMAYACAK KANAATİ YAYGIN

Sinan Kızılkaya ve Reha Ruhavioğlu’nun anlatımları bununla da bitmiyor. Anlattıklarına göre; halkta öncelikle büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık hâkim. Geleceklerinin nasıl olabileceğine dair hiçbir öngörüde bulunamıyorlar. Şiddet araçlarının gerçekleştirdiği yıkım karşısında siyaset kurumunun bunu durduramamış olması büyük bir ümitsizliğe neden olmuş. Bir yıl öncesi ile karşılaştırıldığında bir şeylerin değişebileceğine, yaşam koşullarının iyileşebileceğine, kendi hayatlarını kendi faaliyetleriyle yeniden kurabileceklerine dair umutları kalmamış gibi. Her iki Mazlum-Der yetkilisi de, halkın devletin bu kadar yüksek düzeyde şiddet kullanmasını anlamlandıramadığı konusunda hemfikir. Çünkü izlenimlerine göre; yasağın 45. gününden sonra bir çatışma yok ve bodrumlar haricinde bütün sokakların güvenlik güçlerinin kontrolünde olduğu herkes tarafından anlatılıyor. Bu yüzden hukukun yok sayılarak çatışma alanında birçok suç işlendiği iddia edilmesine karşın, halkın bu suçların cezalandırılmayacağına ilişkin neredeyse kesin bir kanaati var. Ciddi bir kesim ise bu şiddetin ve cezasız bırakmanın kasıtlı ve planlı bir devlet politikası olduğunu düşünüyor. Bu kırgınlığın, ümitsizliğin giderilmesi adına hukuk dışı uygulamalardan başlamak üzere kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyaç var.

HALKIN PKK SİYASETİNE KARŞI BÜYÜK UMUTSUZLUĞU VAR

1461532909-4892-q1rsm5710f00ec8b17Ruhavioğlu ve Kızılkaya’nın Cizre’de iktidarın bütün manipülasyonuna rağmen, örgüte dair de ‘tarafsız’ gözlemleri mevcut. Her ikisi de, Cizre’de uzun yıllardır ilk kez halkın PKK siyasetine karşı büyük bir umutsuzluk içinde olduğunu tespit etmiş. Gözlemlerine göre; Eylül 2015’teki 9 günlük sokağa çıkma yasağı ile sonraki yasak arasındaki duygusal hali karşılaştırınca ciddi bir farklılık görülüyor. Yasağın bu kadar uzun sürmesi, yıkımın bu kadar büyük olması karşısında hiçbir ön alıcı siyasetin işletilememesi ciddi bir karamsarlığa yol açmış.

Her zaman açıkça ifade edilmese de, Cizre halkının büyük çoğunluğunun sokak savaşı stratejisini anlamlandıramadığını, bundan makul bir sonuç alınmayacağını hissettiğini görmek mümkün. Ayrıca niçin sürdürülmüş olduğunu da anlayamıyorlar. Bu da öfkeye neden oluyor. Hendek ve barikatların kuruluşundan itibaren normal hayat döngüsünü bozacak bir değişim olmuş ve sürekli olarak bunun biteceği umut edilmiş. Buna karşın bu yıkımı engelleyecek bir hamlenin uzun süre boyunca beklenmesine rağmen gelişmemesi halk tarafından ciddi şekilde sorgulanıyor. Ruhavioğlu ve Kızılkaya bu tespitlerini şu ortak görüşle yorumluyor: “İnsanlar şunu hissediyor, sonuçta mecburen masaya oturacaklar ama niye bu kadar yıkıma yol açıldı?”

“YAPTIĞIMIZ, ADİL ŞAHİTLİK”

Raporu da aşan gözlemlerini paylaşan Ruhavioğlu ve Kızılkaya’nın Cumhurbaşkanı’nın tepkisine yorumları ise; raporlarının 25 yıldır yaptıklarından hiçbir farkı olmadığı yönünde. Pozisyonlarını ‘adil şahitlik’ olarak niteleyen iki Mazlum-Der yöneticisine göre dernekleri, elinden hak ihlali çıkmış olanın da, hak ihlaline maruz kalmış olanın da kimliğine bakmadan vakanın mümkün olan en objektif fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı’nın tam olarak neyi kastettiğini bilmediklerini söyleseler de, geride kalan 25 yılda maruz kaldığı hak ihlaline şahitlik ettiği içi Mazlum-Der’e yakınlaşanlar da, kendisinden neşet etmiş hak ihlaline karşı çıktığı için Mazlum-Der’e tazyik uygulayanlar da olduğunu belirtmeden geçemiyorlar.

Hak ihlallerine odaklanan, misyonunu bu ihlalleri azaltmak olarak tanımlayan kuruluşların devleti temsil eden konumlardan her zaman eleştiri alabileceğini, yaptıkları işin doğasının bu olduğunu hatırlatsalar da; ‘adil şahitlik’te ısrarlı olacaklarını belirtiyorlar: “Devletin ihlal üretebilen yapılanışına karşı bu ihlalleri eleştirecek ve sınırlayacak bir mücadeleye toplumun her zaman ihtiyacı vardır. Bu nedenle ya toplumu devlete karşı savunan örgütlenmeleri meşru gören bir siyasetin hâkim olduğu bir ülke oluruz ya da toplumu güç grupları karşısında çaresiz kılan bir ülkeye dönüşürüz ki, ikinci durum kimsenin isteyebileceği bir şey değildir. Mazlumder hak ihlalinin asgari noktaya çekilmesi, mümkünse sıfırlanması için gayret ediyor, başkaca bir amacı yoktur.”

HAKK’IN RIZASINI GÖZETERKE ZALİME KARŞI, MAZLUMDAN YANA

1461532908-7067-q2rsm5710f03344551Reha Ruhavioğlu ve Sinan Kızılkaya’nın hatırlattığı bir başka şey de, Mazlum-Der’in daha önceki iktidarlar döneminde de baskılara maruz kaldığı ve hiçbir zaman ‘el üstünde tutulur’ bir kuruluş olmadığı. Özellikle 28 Şubat dönemindeki yaşanılan baskılar, hepimizin hatırında. Şu anda, yani içinden geçtiğimiz çatışma sürecinde ‘muhatap alınmaları’nı da hüsn-ü niyetten uzak yaklaşımlar olarak yorumluyorlar ve buna rağmen “Halkın maslahatı adına ve Hakk’ın rızasını gözeterek, kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana” demeye devam edeceklerini belirtiyorlar. Ve her kesimin duygusal ikliminde yaşanan kopuşlara rağmen, bir arada yaşamayı kolaylaştıracak, barışı mümkün kılacak çabalara duyulan ihtiyacı da duruşlarına gerekçe olarak gösteriyorlar.

“YAPISI DEĞİŞİRSE ORTAYA ÇIKAN ŞEY MAZLUMDER OLMAZ”

Peki, Cizre raporuyla hızlanan ve “Mazlum-Der’e AKP darbesi” olarak nitelendirilebilecek olağanüstü kongre girişimlerini ve derneklerine dışarıdan yapılabilecek olası yapısal değişikliğe karşı yorumları ne? Verilen yanıtı, hiç araya girmeden aktarmakta fayda var: “İktidarı temsil eden gruplar ile hak ihlallerini karşı mücadele eden gruplar arasında her zaman bir farklılaşma olur. Bu gayet normal bir durum. Bununla birlikte Türkiye’de son birkaç yıldır ciddi şekilde dengelerin yeniden şekillendiği bir durumu şahitlik ediyoruz. Bu koşullarda etrafımızdaki tartışmaları biz de yakından takip ediyoruz ve elbette etkileniyoruz. Aramızda birçok şeyi tartışıyoruz. Bu tartışmalarımız Cizre raporundan çok önce de vardı, yeni bir durum değil. Ayrıca Mazlum-Der’in içinde her zaman farklılıklar ve tartışmalar vardı, asla homojen bir grup olmayı önermedik. Bu farklılıklar, istişare temelinde bir ortaklık kurarak bugüne kadar beraber geldi. Dışarıdan gelen baskılar olabilir, ama Mazlum-Der’in bu baskılara karşı kendisini savunabilecek bir tecrübesi var. Bir kez daha iç istişare süreçleri ile içindeki bütün farklılıkları temsil edecek bir doğrultuyu koruyacak ve adil şahitlik misyonuna sahip çıkacaktır. Dile getirdiğiniz iddianın gerçekliğini bilemeyiz, ancak yapısı değiştiğinde ortaya çıkacak şey Mazlum-Der olmayabilir, Mazlum-Der özgün yapısını koruyabildiği ölçüde Mazlum-Der’dir ve anlamını buna borçludur.”

“SUSARAK KENDİ GEÇMİŞİMİZE İHANET EDEMEYİZ”

Genel Başkan Yardımcısı Kızılkaya ve MYK Üyesi Ruhavioğlu; ‘dış tehditlere’ rağmen Mazlum-Der’in kendi misyonuna sırtını dönmesinin mümkün olmadığı konusunda ise ısrarlı. Onlara göre; yanı başında haksızlık ve hukuksuzluk olurken buna ses çıkaramazsa kendi geçmişine ihanet etmiş olur. Bu konuda en önemli enerjilerinin Mazlum-Der gönülllüleri olmasıysa, anladığımız kadarıyla en önemli moral değerleri. Çünkü Mazlum-Der’in bir gelenek oluşturarak gönüllülerini eğittiğini ancak gönüllülerin de Mazlum-Der’i besleyip ilerlettiğini savunuyorlar: “Bu gönüllüler burada duruyor ve yaşıyor. Kuruluşun kendi gönüllüleri ile bağını koparacağı bir değişimin mümkün olduğunu düşünmüyoruz.”

GERGERLİOĞLU: “DÜNÜN MAĞDURU ERDOĞAN’I DA SAVUNAN BİZDİK!’

1461532909-2277-q3rsm5710f075bc537Cizre raporunu sahada çalışan ve kaleme alanlar bunları söylüyor. Peki, uzun yıllar boyunca derneğe emek verenler Mazlumder’in hedef tahtasına oturtulması konusunda ne düşünüyor. Ömer Faruk Gergerlioğlu bu isimlerden. Bir dönem derneğin genel başkanlığını da yürüten Gergerlioğlu; Cizre raporunun ciddi ve adaleti esas alan bir mantıkla hazırlandığı, ancak devletin çatışma bölgesinde yaşananların bağımsız kuruluşlarca tespit edilip, raporlanmasını istemediği görüşünde. Yani devlet uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığı için karşısında çatlak ses istemiyor. Gergerlioğlu’na göre, akademisyenlere yapılan, STK’lara edilen söz de bu çerçevede değerlendirilmeli.

O ZAMAN DA BİZE ‘MALUM’ DEDİLER!

Gergerlioğlu; insan hakları örgütlerinin sadece şimdi değil devlet tarafından sürekli ‘malum’ olarak görüldüğünü ifade ederken, bir yandan da Erdoğan’ın ‘dünün mağdurları’ndan biri olarak, insan hakları örgütleri tarafından sahiplenildiğini hatırlatıyor: “O zaman da egemenler insan hakları örgütlerini sevmezlerdi ve ‘malum’ olarak nitelerlerdi. Ama insan hakları örgütleri onlara ‘adalet bir gün size de lazım olacak’ derdi. Şimdi de ben herkese aynı cümleyi herkese söylüyorum. İnsan haklarını ilkeli bir şekilde savunanın hiçbir zaman yüzü kızarmaz. ‘Malum’ ilan eden mağdur olduğunda onun hakkını savunacak olan yine tüm insan hakları örgütleridir.”

Gergerlioğlu’nun dikkat çektiği bir kavram ise, adalet. Taraftarların kısa vadede beğenmediği ama uzun vadede hak verdiği bir kriter olan adaletin, bütün nitelemelerden azade olduğunu belirterek, “Bu nitelemelerin adil durmaya çalışanları etkilememesi gerekir” diyor.

MAZLUM DER, PSİKOLOJİK HARP SANATINA ÇOMAK SOKUYOR

Gergerlioğlu da; tıpkı Reha Ruhavioğlu ve Sinan Kızılkaya gibi, Mazlum-Der’in kurulduğu günden beri iktidar sahipleriyle yıldızının barışmadığını, ancak bütün bunlara rağmen ilkelerine bağlı kaldığını savunuyor. İktidarın çözüm süreci döneminde de Mazlum-Der’in eleştirilerinden hoşlanmadığını, ancak süreçte yumuşayan ortam nedeniyle eleştirilere çok sert tepki göstermediğini ileri süren Gergerlioğlu’na göre, Mazlum-Der’in çalışmaları çatışma sürecinde psikolojik harp sanatını kullanan iktidarın tekerine çomak sokmak. Bu yüzden, sürecin bozulmasından sonra iktidarın gittikçe artan oranda dernekten rahatsız olmaya başladığını hissettiğini söylüyor.

AKP SAĞ MUHAFAZAKAR STK’LARI ‘TARAF’ ETTİ, MAZLUM-DER’İ DE ETMEK İSTİYOR

‘Tarafsızlık’ misyonunun dahi bu rahatsız ediciliği geçirmediğini vurgulayan Gergerlioğlu’nun, Mazlum-Der’e uyarıları da var: “Devlet girdiği savaşta bir eleştiri, önüne çıkan bir engel istemiyor. Her iki taraf da, herkesin kendi tarafında olmasını istiyor. Herkesin taraf olmaya başladığı günümüzde ‘tarafsızız’ denmesini anlaşılmaz kılmaya çalışıyorlar. İnsan hakları örgütlerinin işi, hep zor konulardır, zor zamanda konuşmaktır. Mazlum-Der de bu duruşu devam ettirmeye çalışıyor. Hükümet sağ muhafazakâr camiayı genel olarak taraf olma meselesinde ikna etmişe benziyor, bu Mazlum-Der’den de bekleniyor. Oysa 25 yıllık onurlu mazisiyle Mazlum-Der’in tarafsız duruşuna her kesimin çok ihtiyacı var. Mazlum-Der ilkeli duruşunu devam ettiremezse herhangi bir dindar STK’dan farkı kalmaz. İlkelerine bağlı kalmayı sürdürürse, ne iktidara ne de başka bir güce konumu dolayısıyla boyun eğmeyecektir.”

BİLGEN: AKP İLK YILLARDA BİZ GELDİK, ARTIK MAZLUM-DER’E İHTİYAÇ YOK DİYORDU

1461532915-9816-q5rsm5710f096ab211Mazlum-Der’in eski genel başkanlarından, şu anda HDP Kars Milletvekili ve Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen ise, hem Refahyol döneminde hem de şimdiki iktidarın ilk yıllarında “Mazlum-Der’e artık ihtiyaç yok, biz geldik ve nasılsa bütün insan hakları sorunlarını çözeceğiz” dedikleri bilgisini paylaşarak, sorularımızı yanıtlıyor. İnsan hakları örgütlerinin saygınlığının; bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla tescillendiğini söyleyen Bilgen’e göre sahici bir insan hakları mücadelesi, bir siyasi partinin, iktidarın uzağında ve dışında olduğu-kaldığı sürece amacına uygun olabilir. Esas olanın, bağımsızlık olduğunu söyleyen Bilgen; Mazlum-Der’in hem 28 Şubat hem de 27 Mart darbeleri döneminde sivil iktidarı savunduğunu da belirtmeden edemiyor.

AKP, MAZLUM-DER’İ ARKA BAHÇE YAPMAK İSTİYOR

Dernekte her zaman farklı görüşlerin yer aldığını, hatta değişik siyasi partilerde görev alanların da çıktığını ve bunun eşyanın tabiatı kadar doğal olduğunu ifade eden Ayhan Bilgen’e göre; AKP, Mazlum-Der’i arka bahçesine dönüştürme niyetinde. “Bildiğimiz kadarıyla, iktidar kendisine biat eden örgütlerden oluşan sivil toplum platformuna Mazlum-Der’i de dahil etmek istiyor” diyen Bilgen’in derneğin dirayetine güveni ise tam. Bunu şu sözlerle ifade ediyor: “Mazlum-Der, ilkeleri olan bir dernektir ve nerede, nasıl yer alacağına karar verecek bir duruşa sahiptir. Hele böylesi siyasal platformlara karşı her zaman mesafelidir, mesafeli olmak zorundadır.”

AKP, STK’LARA BÜYÜK BİR KUŞATMA YAPMAK İSTİYOR

İktidarın Mazlum-Der üzerinden sivil toplum örgütlerini, meslek örgütlerini de hedefleyen büyük bir siyasal kuşatma yapmak istediğini savunan Bilgen; Cizre raporunun HDP’ye yakın kesimler tarafından da eleştirildiğini, özellikle ölümlerin rakamsal olarak düşük yansıtılmasının eleştirinin önemli bir nedeni olduğunu ifade ederek, buna rağmen kendilerine yakın anlayışların Mazlum-Der’i ele geçirmek gibi bir niyete sahip olmadıklarının da altını çiziyor. Bilgen son olarak, Mazlum-Der’in kendisini ve içindeki farklılıkları koruması gerektiğini, uluslararası arenadaki saygınlığını zor durumlarda ilkesel tavrını korumaya borçlu olduğunu da hatırlatıyor.

NOKTA |

Yazar hakkında

mm

Müjgan Halis

Müjgan Halis, Kürt asıllı Türk gazeteci ve yazardır. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden 1992 yılında mezun oldu.

Yorum yaz